Deep focus net alan derinliğini sahnenin önündeki ve arkasındaki objeleri de kapsayacak kadar geniş tutan fotoğrafik ve sinematografik tekniktir. Böylece derinlemesine düzenlenmiş sahnede odak dışı yer bulunmuyor ve görüntü seyirciye eş önemde sunulan ön, orta ve arka plandan oluşuyor. Kısacası, deep focus tekniği sayesinde görüntü derinliği daha iyi değerlendirebiliniyor. Bunun karşıtı olan shallow focus tekniğinde ise, diyalog içinde olan oyuncular veya önemi vurgulanmak istenen nesneler birbirlerine olabildiğince yakın tutularak, arka plandaki diğer oyuncu ve nesneler bulanık bırakılıyor.
Sinemada, Orson Welles ile görüntü yönetmeni Gregg Toland deep focus tekniğin en bilinen temsilcileri olarak görülüyorlar. Özellikle bu ikilinin bir eseri olan Citizen Kane (1941) filmi, söz konusu tekniğin kullanımı için gerçek bir ders kitabı niteliğinde.
Lakin, Welles ile Toland’dan önce de, 1920’li ve 1930’lu yıllarda, Erich Von Stroheim ve Jean Renoir gibi, deep focus tekniğini filmlerinde uygulayan yönetmenler vardı. Toland ile sık sık çalışan William Wyler da deep focus’ı tercih edenler arasındaydı.
Shallow focus netlik derinliğini daraltan fotoğrafik ve sinematografik teknik. Deep focus tekniğinin aksine, bu teknik ile görüntünün sadece tek bir kısmı odak noktası içerisinde tutuluyor; görüntünün geri kalan kısmı bu noktanın dışında, yani bulanık gösteriliyor. Yönetmenler ve fotoğrafçılar shallow focus ile resmin bir bölümünü diğer bölümlerine nazaran daha belirgin ederek, izleyicinin özellikle nereye dikkat etmesi gerektiğini vurguluyorlar.
Dublör Film çekilirken özellikle tehlikeli sahnelerde bir oyuncunun yerine oynayabilecek başka oyunculara dublör denir. İngilizcesi “stuntman”dir. Stuntman tabiri, yaygın olmasa da Türkçede de kullanılmaktadır.
Dublörlüğe ilk kez 1903 yılında ilgi ve istek duyuldu. Bunun nedeni, sessiz filmlerde de zaman zaman tehlikeli sahnelerin bulunması ve heyecanlı anların artmaya başlamasıydı (Dublör aynı zamanda olağanüstü sahneleri yaratan demektir). Ancak bu isteğin gerçekleşmesi 1908 yılında “The Count of Monte Christo” filminde gerçekleşti ve bu filmde ilk kez bir dublör görev aldı. Bu filmde ve geçmişte yapılan ilk tehlikeli hareket, yüksek bir kayalıktan şelalenin içine atlamak oldu. Bu hareketi gerçekleştiren kişi bir akrobat ve sirk artistiydi; bu atlayış için de tam 5 $ ücret aldı. Aslında aldı demek yanlış olur, çünkü söz konusu paranın çok düşük olması bir yana, yaptığı tehlikeli atlayış onun ilk ve son işi oldu. Böylece yapılan ilk dublörlük ile birlikte bu mesleğin ne kadar tehlikeli olduğu ortaya çıktı.
Cinerama üç adet senkronize 35 mm projektör kullanılarak görüntülerin eş zamanlı olarak içbükey, dev bir perdeye yansıtılması şeklinde çalışan bir geniş ekran işleminin ticari adıdır. Cinerama 1950′ler sırasında, televizyonun sinema endüstrisiyle olan rekabetine bir tepki olarak gelişen geniş ekran işlemlerinin ilkini oluşturmaktadır ve film endüstrisi üzerinde önemli etkileri olmuştur.
Cinerama projeksiyonunun yaklaşık üçte birini oluşturan merkez kısmı tek bir yüzeyden oluşurken, en sağ ve en solda yer alan diğer üçte birlik kısımları içbükey perdenin bir ucundan yayılan ışığın diğer uca vurmasını engellemek amacıyla her biri seyirciye dönük olan, bitişik dikey şeritlerden oluşur. Bu göz alıcı gösterime yüksek kalitede, altı kanallı (daha sonra yedi kanallı) stereofonik ses sistemi eşlik eder.
Orijinal sistem tek bir shutter kullanan senkronize üç kamerayla çekim yapılmasına dayanmaktaydı. Bu sistem, 1962′den sonra tek bir kamera ile çekim ve sıkıştırma işlemine dayanan 65 mm sistemi lehine terkedilmiştir.
Treatman bir diğer adıyla geliştirim senaryosu. Genellikle film,televizyon programı ve radyo oyunu için tasarlanır. Sahne kartları ve senaryonun ilk aşaması arasındaki adımdır. Treatman genelde sinopsisden uzun, film öyküsünde kısa olur. Bu sinopsisin geliştirilmesiyle ortaya çıkar. Sinopsis işlenerek 40-50 sayfaya kadar gelir. Treatman aşamasında senaristten sanat değeri olan bir öykü hazırlanması beklenmez.Başarılı bir film metni hazırlanması beklenir. Öykü geliştirilirken, çekilecek filmin akışı ve her görüntüsü bu evrede tasarlanır. Öyküdeki her çekim içeriği ve bunun ayrım içindeki yeri tam olarak belirlenerek tıpkı perdede görüntüleneceği biçimde yazılır. Lakin yeri tanımlayıcı görüntüler yazılmaz. Örneğin; 20 planda Paris Kulesi gösterilicekse bu ve bunun gibi şeyler treatmana yazılmaz.
İki tür treatman vardır. Biri orjinal treatman taslağı, yazının gelişimi sürecinde oluşur;diğeri sunum treatmanı, sunum materyalı olarak tasarlanır.
Siberpunk: Seksenlerin başında, bir bilimkurgu edebiyatı alttürü olarak ortaya çıkan siberpunk; küreselleşme, bilgisayarlaşma ve internetin getirdiği yeni açılımların insan üzerinde yarattığı etkilerden yola çıkarak, teknolojiyle bütünleşen bir altkültür çerçevesinde ileri sanayi toplumları imgeleminin özel bir dönemini yansıtır.
örnekler: escape from new york, blade runner, akira, hardware, johnny mnemonic, ghost in the shell, strange days, hackers, nirvana, webmaster, the matrix, avalon
Farklı düşünce sistemlerinden seçilen öğretilerin ayrı bir sistem içinde birleştirilmesi. Eklektizm öğretilerin alındığı sistemlerin bütününü benimsemediği gibi aralarındaki farklılıkları çözümleme amacı da gütmez.
Trük: Sinema veya tiyatroda teknik ustalıkla yapılan gösteri.
Pelikül: Film karesi
Avant-gade(avangart): Birinci Dünya Savaşı Avrupa film üreticilerini olumsuz yönde etkilemişti. 1920′li yıllar boyunca gelişen Hollywood şirketleri, Avrupa pazarını büyük oranda ellerinde tutuyorlardı. Hollywood’un devasa setleri, kostümleri, büyük paralar kazanan yıldızları karşısında Avrupa’da film şirketleri genellikle kendi filmlerini çekmek yerine Amerikan filmlerinin dağıtımını yapmayı üstlenmişlerdi.
Sektörü ellerinde bulunduran büyük isimlerin bu geri çekilişi yeni film sanatçıları için uygun bir ortam yarattı. Küçük şirketler avantgarde çalışmalarla iç pazarı ele geçirmeye çalıştılar. Genç sanatçılar David. W. Griffith’in film tekniğine getirdiği yeniliklerin de etkisiyle standartlaşmış Hollywood yapımlarının karşısına kendi alternatiflerini çıkartmaya çalışıyorlardı. Özellikle aydınların bu alternatiflere ilgi göstermesiyle bir çok Avrupa kentinde avantgarde sinemayla ilgili sinema klüpleri ve organizasyonlar gelişti.
Avant-garde içinde şu akımlar sayılabilir: Fransız Empresyonizmi, Cinéma Pur, Sürrealist Film, Alman Ekspresyonizmi, Sovyet Devrim Sineması
Fransız Empresyonizmi: Louis Delluc, Germaine Dulac, Abel Gance, Marcel L’Herbier ve Jean Ebstein’dan oluşan bir grup yönetmene göre sanat gerçekleri değil, deneyimleri aktarıyordu. Filmin çekirdeğini sanatçının bakışı ve öyküler yerine duygular oluşturmalıydı. Bu yönetmenler, görsel hilelere başvurarak film karakterlerinin izlenimlerini, düşlerini, hatıralarını, gözlerinin önüne gelen görüntüleri, düşüncelerini resmetmeye çalıştılar.
Cinéma Pur: Arı bir sinema sanatı arayışı içinde kimi avantgardistler öyküden ve içerikten tümüyle bağımsız filmler yaratmaya çalıştılar. Bir bakıma zamanda resim yapma işidir.
Sürrealist Film: Psikanaliz yöntemi yardımıyla gerçeküstü, çarpıcı ve saldırgan sahneler çekerek gerçekleştirilen sinemadır.
Alman Ekspresyonizmi: Ekspresyonist sanatçılar dışsal görünüme değil, içsel duygulanıma önem vermek gerektiğini savunuyorlardı. 1920′li yıllarda savaştan geriye kalan etki altında ekspresyonist sinemacılar karanlık, fantastik ögeler, insan üstü yaratıklar, kendi dürtülerinin esiri olmuş acımasız insanlar resmettiler. Böylece savaş sonrasının gerçekliğinden bir kaçışı ifade ettiler.
Sovyet Devrim Sineması: Sovyetler Birliği’ndeki genç sanatçılar öncelikle biçimsel ilerlemenin politik imaları üzerinde duruyorlardı. Bu çevrenin temel tezi, filmde kurgunun resimden hiyerarşik olarak üstte bulunduğu ve anlamın montajla aktarıldığı yolundaydı.
Sinematograf: Auguste Lumiere ve Louis Lumiere’in tasarladığı, 13 Şubat 1895′te Fransa için patentini aldıkları, görüntüleri kaydetmeye ve bir ekran üzerinde yansıtmaya yarayan aygıt.
Sinematografi: Sinema filmi için görüntü kaydederken ışıklandırma ve kamera tercihleri yapma disiplinidir.
Özel Efekt: Film, televizyon, ve eğlence sektörlerinde yaygın olarak kullanılan, normal yollarla yaratılması mümkün olmayan veya çok riskli olan olayları yaratma yoludur. Çekim ile yapılır, bilgisayarla yaratılan imajlara dayalı değildir. Patlayan bir şey gerçekten patlatılır, ya da yıkılan bina, maket de olsa, gerçekten yıkılır. Oysa görsel efekt ile yapılan patlamalar, sentetik partikül sistemleridir, yıkılan binalarsa, 3 boyutlu modellenmiş objelerdir.
Executive Producer: İdari yapımcı. Filmin finansmanını sağlamak dışında, filmde görev alacakların seçiminde, senaryo ve yönetimde, prodüksiyonun çeşitli aşamalarında, proje yönetiminde söz sahibidir. Örn: Jerry Bruckheimer.
Bağımsız Sinema: Büyük prodüksiyon şirketlerine bağlı olmaksızın düşük sermaye ile çekilmiş, gişe başarısı amacı gütmeyen ve yönetmeninin hesap vermesi gereken tek kişinin kendisi olduğu filmlerdir.
Mainstream: Büyük prodüksiyon şirketlerinin yapımcılığında gişe başarısı için yüksek sermaye ile çekilmiş duygu ve para sömürücü görkemli sinema.
Auter: İlk olarak truffaut tarafından 1954 yılında “une certaine tendance du cinéma français” (a certain tendency in the french cinema) başlıklı makalede kullanılmış. truffaut’ya göre “iyi ya da kötü film yoktur, iyi ya da kötü yönetmen vardır” ve auter; filmlerinde ayırt edicilik ve nevi şahsına münhasır bir tarz oturtan yönetmendir. Türünden bağımsız olarak sürekli aynı konular etrafında dönen veya bir temayı dibine kadar işleyen yönetmendir.
Plan sekans: Kesintisiz tek planda uzun sahneler çekmek anlamındadır. Bknz: Jim Jarmusch ![]()
Kitsch: Genel anlamıyla; yüzeysellik, ucuzluk, gösterişçilik, kendini olduğundan daha değerli ya da önemli gösterme hali.
Yorumlar
Yorum yapın Geri izleme