Alman Dışavurumculuğu
Patladığı zaman insana dair ne varsa etkileyen 1. Cihan Harbi(1914-1918), sanatta ve dolayısıyla sinemada bir çok akımın sancılı doğumuna sebep olmuştur; bu yüzden çoğu akımı açıklarken bu savaştan bahsetmemiz elzem hale gelir.
Alman Sineması savaştan sonra yaralarını sarmaya başlar, buna da Alman Sinemasının diğer Avrupa ülkelerinin sinemasına yetişmesini(ve biraz da propaganda yapmak) isteyen devlet bir hayli destek olur, bir film şirketi kurar: UFA(Universum Film AG)
Bizde de olduğu gibi, işe devlet el atınca sanat paradan daha ağır basar: Ah TRT’min eski zamanları tekrar gelse!
Neyse, hal böyle olunca kameraları serbest kalan Alman yönetmenler, dönemin plastik sanatlarına(resim, heykel, çizim vs.) bir hayli nüfuz eden Dışavurumculuk(Ekspresyonizm) akımından etkilenip, karakterlerin iç dünyalarındaki karmaşayı dışavurmak ve bilinen gerçek dünyaya yeni bir bakış getirmek için makaralarını hazırlarlar.
Ruh halini, içerideki karmaşayı olabildiğince dışavurmak için nesneleri çarpıtmaya, karakterlere ve nesnelere gölge düşürmeye, onları karanlığa bulamaya, oyunculara ağır makyajla his vermeye, olağandışı nesneler kullanmaya, fantastik durumlar(hatta yaratıklar) yaratmaya başlarlar.
Yani: Çok kabaca örneklemek gerekirse, Dışavurumcu filmlerde dekor, ışık ve makyajın kullanımı, dağınık ve az ışıklandırılmış odanızın o anki ruh halinizi ortaya dökmesine benzer bir sonuç yaratır.
Bilinen ve duyulan gerçekliğe tepki olarak doğan ve bu yüzden fantastik öğeler barındıran bu akım, bu olağan-dışı/üstü tavrını kaybetmesiyle etkisini yitirir. Buna biraz da nazilerin ağır baskısı neden olur tabi. 1930′lu yılların başında ölen bu akımdan geriye sadece ışık ve gölgenin anlam yaratmak adına yoğun kullanımı miras kalır.
İlk örnekler:
Dr. Caligari’nin Muayenehanesi (1920), Nosferatu, Bir Dehşet Senfonisi (1922), Fantom (1922), Schatten (1923), ve The Last Laugh (1924)
Sonra:
Metropolis (1927) ve M (1931)
Çok sonra(miras):
Vampir Nosferatu (1979), Blade Runner (1982), Makas Eller (1990)
Şimdi(miras):
Sweeney Todd: Fleet Sokağının Şeytan Berberi (2008)
Resimler: Sırasıyla koyu filmler.





- Film Noir(Kara Film)

Mizansen
2008 Cannes Film Festivali‘nde Nuri Bilge Ceylan‘a ödülü verilirken şöyle dendi:
“Prix de la mise en scène, Nuri Bilge Ceylan!”
Tam çevirisi yapılırsa Sahneye Koyma Ödülü; genelde kullanılan anlamıyla En İyi Yönetmen Ödülü.
Cannes‘da bu ödülün yıllardır böyle anılmasının sebebi, mise en scène(mizansen) kelimesinin bir yönetmenin yapması gerekenleri kapsadığı içindir.
Peki bir yönetmen sette ne yapar: Oyuncuların; senaryonun, ışığın, dekorun, mekanın, kameranın sesin ve bunlardan sorumlu olan kişilerin(kurgucu, senarist, görüntü yönetmeni, sesçi, vs.) uyum içinde çalışmasını sağlar.
Dolayısıyla mizansen, izleyiciye sunmak için kamera önünde yaratılan yapay gerçekliğin tamamıdır: Oyuncuların nerede durduğundan tutun da ışığın nereye düştüğüne kadar her şey mizansenin parçasıdır; yani ve yine: Sinema sanatının kadraj içinde kurduğu düzmece dünyanın bütün öğeleri mizanseni oluşturur da diyebiliriz.
Basit bir şekilde anlatırsak: Onun dediğini yapmadığınızda çocuğunuzun ağlıyormuş gibi yapması ve bunu duruşu, davranışları ve sözleriyle destekleyerek sizi inandırmaya çalışması, mizansendir. İnanırsanız mizansen iyi yaratılmıştır.
Sinemadaki Dışavurumculuk(Ekspresyonizm) akımı ölürken geriye nurtopu gibi iki evlat bırakır: Gotik Korku Sineması ve “Kara Film”.
Nasıl:
Nazilerin zulmünden Amerika’ya kaçan bazı Alman ve Avusturyalı yönetmenler(Billy Wilder, Robert Siodmak, Otto Preminger, Fritz Lang gibi.), kendi memleketlerinden getirdikleri Dışavurumculuk akımını burada da sürdürürler. Bu akımdan bir hayli etkilenen Amerika’lı yönetmenler ise, akımın fantastik yanından ziyade karanlık tarafına eğilmeyi tercih ederler. Dışavurumculuktaki olağan-dışı-çarpık tarafları tıraşlayıp, karakterlerin iç dünyasını yansıtma amaçlı ışık ve gölge etkisini kullanmayı amaç edinirler. Bu filmleri izleyen Fransız eleştirmenler de yaftayı vururlar hemen ve ne yaptığından bihaber Amerikalı yönetmenlere “siz “Kara Film” çekiyorsunuz yahu!” derler, böylece türün adı, doğar doğmaz, konmuş olur.



Diğer evladın nasıl doğduğunu başka zamana bırakalım ve Noir(“Nuar” diye okunur)‘ı anlatmaya devam edelim:
Her kargaşadan sonra ne halt edeceğini bilemeyen ve dünyaya olan güvenini kaybeden(bkz. 11 Eylül) Amerikan halkı, 2. Cihan Harbi‘nden sonra herşeye karşı karamsar bir bakış açısı geliştirir; artık “iyi” ve “kötü” eskisi kadar net değildir ve Amerikan Rüyası yavaş yavaş bir Karabasana dönüşür. Toplumdaki bu karamsar hava ve güvensiz ortam beyaz perdeye, (hem içerik hem biçim açısından) kapkara filmler olarak yansır.
Her daim sinemayı besleyen/besleyecek olan edebiyat burada da devreye girer ve Amerika’nın bu buhranlı ortamını anlatan(Raymond Chandler, Dashiell Hammet, James Cain gibi yazarların elinden çıkan) dedektif-cinayet-suç romanları filme alınmaya başlanır.
Ve işte alın size “Kara Film”.
O zamandan(1940′lı yıllar) bu zamana iniş-çıkışları olan tür, zamana ayak uydurarak(neo-noir mesela), Avrupa’dan gelen diğer akımlardan(Yeni Dalga ve Yeni Gerçekçilik) da etkilenerek gözdeliğini ve güncelliğini koruyor ve alanını gittikçe genişletiyor. Bugün çekilen filmlerin bir çoğuna bir şekilde “Kara Film” yaftası yapıştırmak çok kolay. Mesela 1941 yapımı Malta Şahini, 1974 yapımı Çin Mahallesi, 1996 yapımı Fargo, 2000 yapımı Memento, 2005 yapımı Şiddetin Tarihçesi ve 2008 yapımı Max Payne, “Kara Film”e örnek teşkil edebilir.
Bana kalırsa, türe dair bir çok basmakalıbı Tarantino filmlerinde ve kankası R. Rodriguez ve Frank Miller‘ın Günah Şehri adlı filminde görebilirsiniz.


![]()

“Kara Film” anlama rehberi:
Aşağıda sayılanların en az üçünü görürseniz, muhtemelen bir “Kara Film” izliyorsunuzdur.
Pisliğe bulaşmış veya dibe vurmuş bir detektif ya da polis; dışı güzel-içi şeytan bir kadın(femme fatale); kaybeden bir adam; devletin içindeki pis işler; kimin eli kimin cebinde durumları; toplumun yozlaşmış sınıfları; adaletin yerini bulamaması; ıslak, karanlık, kalabalık sokaklar; boğucu mekanlar; iyi mi kötü mü anlayamadığınız karakterler; serseriler, basit suçlular, haydutlar, hırsızlar, mafya, savaş gazileri ve dahası (eklemek isteyen beri gelsin)…

Mizansen
2008 Cannes Film Festivali‘nde Nuri Bilge Ceylan‘a ödülü verilirken şöyle dendi:
“Prix de la mise en scène, Nuri Bilge Ceylan!”
Tam çevirisi yapılırsa Sahneye Koyma Ödülü; genelde kullanılan anlamıyla En İyi Yönetmen Ödülü.
Cannes‘da bu ödülün yıllardır böyle anılmasının sebebi, mise en scène(mizansen) kelimesinin bir yönetmenin yapması gerekenleri kapsadığı içindir.
Peki bir yönetmen sette ne yapar: Oyuncuların; senaryonun, ışığın, dekorun, mekanın, kameranın sesin ve bunlardan sorumlu olan kişilerin(kurgucu, senarist, görüntü yönetmeni, sesçi, vs.) uyum içinde çalışmasını sağlar.
Dolayısıyla mizansen, izleyiciye sunmak için kamera önünde yaratılan yapay gerçekliğin tamamıdır: Oyuncuların nerede durduğundan tutun da ışığın nereye düştüğüne kadar her şey mizansenin parçasıdır; yani ve yine: Sinema sanatının kadraj içinde kurduğu düzmece dünyanın bütün öğeleri mizanseni oluşturur da diyebiliriz.
Basit bir şekilde anlatırsak: Onun dediğini yapmadığınızda çocuğunuzun ağlıyormuş gibi yapması ve bunu duruşu, davranışları ve sözleriyle destekleyerek sizi inandırmaya çalışması, mizansendir. İnanırsanız mizansen iyi yaratılmıştır.
Screwball Comedy : 1930’lar Hollywood Sineması’nın içinden çıkmış zamanla alt kümesi içine girdiği Romantik-Komedi‘nin klişelerini yaratmış adeta şeması çizmiş tür.Bir kilometre taşı sayabileceğimiz ilk örnek ise Frank Capra’nın 1934 tarihli başrollerinde Clark Gable ve Claudette Colbert’in oynadığı “It Happened One Nıght” ( Bir Gecede Oldu ) adlı filmidir.
“Screwball” yine o dönemlerde mantıksız,tuhaf,dengesiz kişileri veya durumları ifade etmek için kullanılan argo bir kelime.”Screwball Comedy” de senaryo genel olarak iki ana karakterin zıtlıkları/bilerek zıtlaşmaları, yanlış anlamalardan doğan komik durumlar, farklı sosyal statülerden gelmenin getirdiği düşünce ve bilinç farklılıkları gibi durumlar üzerinden ilerler.Senaryo ile ilgili olarak türün bir başka ayırt edici özelliği de oldukça fazla diyalog barındırması ve karakterlerin birbirlerine laf yetiştirir bir edayla hızlı konuşmalarıdır.It Happened One Night’dan sonra tür denince akla gelen ikinci film olan Howard Hawks’ın “His Girl Friday”i benim izlediğim en “geveze” filmlerden biridir mesela.Film aynı zamanda yine günümüzün bir romantik komedi klişesi olan “geçmişte beraber ya da evli olan, zıt karakterler olmaları yüzünden ayrılmış ama içten içe birbirlerine hala aşık olan çift” temasının ilk örneklerindendir.Tabii ortada bir de karikatür düzeyinde,ama iyi ama kötü bir 3.şahıs vardır aşıkların arasına girmeye çalışan.
Dönemin ünlü eleştirmeni Andrew Sarris türü “içinde seks olmayan seks komedisi” şeklinde tanımlamıştır ki bence de doğru bir tanımdır.Dönemin şartlarında cinselliğin sunumu zaten bahis konusu olmadığından türün senaryo ile birlikte ikinci önemli ayağı olan iki baş oyuncusu arasındaki uyumun önemi ortaya çıkar.Gerçekten de bugüne değin kalan klasiklerde dikkat çekici bir durumdur iki baş karakter arasında ustaca olan yedirilmiş olan cinsel gerilim.

Klasik Hollywood’un en parlak isimlerinden Preston Sturges ise “Lady Eve”,“The Great McGinty”, “Sullivan’s Travels” gibi filmleriyle kanımca türün en güzel örneklerini vermiştir.
Son dönemde ise türe örnek olmaktan ziyade, türe bir nevi “saygı duruşu” olarak nitelendirebilecek iki filmden bahsedebiliriz. Biri Preston Sturges hayranlıkları bilinen Coen Kardeşler’in “Intolerable Cruelty” diğeri ise George Clooney’in hem yönetip hem başrolünü oynadığı “Leatherheads” adlı filmlerdir.
Yorumlar
Yorum yapın Geri izleme